Stockholm: Bu kadar saadet beni korkutuyor.

⬇️ for the English version.

O dram dolu Türk filmlerinin en sevdiğim repliklerinden biri bu. Türkan Şoray (sarışınsan Filiz Akın’la özdeşleşebilirsin sevgili okuyan) aşkı bulmuştur, her şey rüya gibidir fakat titreyen kırmızı dudaklarından o sözler dökülür:

“Bu kadar saadet beni korkutuyor Murat.”

Ve yani, illâ da kötü bir şey olur sonra.

Stockholm’de gezerken aklıma bunun gelmesi normal mi? Biz Türkler drama bağımlı mıyız? Mutluluk bize batıyor mu?

Kendi adıma; evet, biraz batıyor galiba.

Ne zaman huzurlu olsam, yüzüm gülse, kötü bir şey olacak korkusu geliyor (🎶 sardı korkular, gelecek yıllar), otomatik bi’ hüzün yerleşiyor bünyeye. (Ah Orta Doğu, bitirdin bizi.)

Stockholm’de her şey çok güzel, her şey olması gerektiği gibi, yetişkinlerin çocuklara davranışı, engellilerin hayatın içinde aktif yer alması, sanat galerisi gibi metro durakları, çeşme suyunun bile bizim ennn premium şişe suyumuza 10 basması ve benzeri binlerce günlük hayata dair mutluluk veren detay… (Daha fazla sayamayacağım, biraz kötü oldum.)

Ama bir yerde bir sorun olmalı değil mi?

Kötü turist imdadınıza yetişti.

Her şey iyi evet ama, her şey herkes için de iyi mi?

Kardeşim yok mu derdi olan bir güruh burada? Hep bize mi bu çileler, dertler?

Var.

2000’lerin sonunda Radikal Gazetesi’ne Stockholm’de kaldığım 2 ay içindeki gözlemlerimi, burada yaşayan göçmenlerle söyleşilerimden notlarımı yazmıştım.

Radikal 2 – 2009 Kasım

Benim bu yazıyı yazdığım 2009 yılında, 1988’de kurulan ırkçı Sverigedemokraterna daha hiç meclise girememişti (seçim barajı İsveç’te %4) ama gözle görülür şekilde oylarını arttıracak gibi duruyordu ve 2010’daki seçimde şok edici bir oyla meclise girdi… Ve sonra ne mi oldu? Yükseliş tablosu aşağıdaki gibi:

2002 → %1,4

2006 → %2,9

2010 → %5,7

2014 → %12,9

2018 → %17,5

2022 → %20,5

Yani ırkçı parti oylarını o günden bugüne 15 kat arttırdı.

Kurumsallaşmış ırkçılığın bir devlet, toplum yapılanmasından sökülmesi kolay değildir, jenerasyonlar alabilir. (Bazen sadece kötüleşir, bazen sürünür.) Ama günlük hayatta görünen ayrımcılık o rüya gibi, masalsı güzelliği, sorunu gören gözler için, buruk, yaralayıcı bir hikayeye çevirebiliyor.

Bindiğim her Uber, sokakta gördüğüm her temizlikçi, servisi yapan her garson… İstisnasız göçmen. Siyah, Arap, Türk, Hintli.

İsveçli bir uluslararası ilişkiler uzmanı arkadaşımla bunları konuştuk. O diyor ki:

“En vasıfsız işlerin çoğu, senin de belirttiğin gibi göçmenler tarafından yapılıyor; ama hatırladığım kadarıyla bu 15 yıl önce de böyleydi.

“İsveç’te hem sol hem sağ partiler artık göç konusunda çok daha katı. Göçle bağlantılı organize suç ya da ‘namus kültürü’ gibi konular, 15 yıl önce akla gelmeyecek şekilde bugün siyasetin merkezinde. Toplum bu konuda kutuplaşmış: sık duyulan görüş, ‘Göçmenlere prensipte karşı değilim ama ülke çok fazla aldı ve entegrasyon başarısız oldu.’ Ancak İsveç Demokratları’nın (SD) söylemleri, uyum sağlamış göçmenleri bile yük gibi gösterecek kadar sertleşmiş durumda. Yakın zamanda SD’li bir milletvekili, İran kökenli kültür bakanının İsveç kültürü hakkında konuşmaya uygun olmadığını öne sürdü.

Refah sistemi hâlâ güçlü olsa da sağlıkta uzun bekleme süreleri ve eğitimde eşitsizlikler sık dile getirilen şikâyetler. Vasıfsız işlerin çoğu hâlâ göçmenler tarafından yapılıyor, bu durum 15 yıl öncesinden pek farklı değil. Çevrede suç ve çete şiddetine dair korku artmış gibi görünse de, kişisel deneyim olarak bunu hissetmediğini de ekliyor.”

İsveç’te göçmenlerin hikâyesi, Stockholm’ün sakin kanallarına karışan farklı dillerden bir uğultu gibi; bir yanda yeni bir hayata tutunmaya çalışan aileler, diğer yanda değişen mahalleler ve bu değişimin yarattığı tartışmalar… Devlet, entegrasyon için sosyal programlar sunsa da, iş bulmak, İsveççe öğrenmek ve toplumda kendine yer açmak zor. Özellikle büyük şehirlerde göçmenlerin görünürlüğü yüksek, bu da siyasette kutuplaşmayı besliyor; bir kesim çeşitliliği zenginlik görürken, bir kesim de bunun güvenlik ve kimlik kaygılarını artırdığını düşünüyor. Sonuçta İsveç’in bugünkü atmosferi, hem umutla hem de gerilimle örülü çok katmanlı bir hikâye gibi.

Günlük hayata bu gözle bakınca anında görünür olan bir şey var: hizmet veren ve hizmet alan arasındaki köken farkı.

Taksiciler, temizlikçiler, hizmet sektörü elemanları neredeyse istisnasız olarak göçmenler. (Tanıdık geldi mi, bizde buna benzer ne var?)

Ve daha kötüsü dünyanın başka bir yerinde (mesela hizmet verenlerin çoğunun, uzak Asya ya da Hintli olduğu Dubai gibi) benzer bir manzara karşısında batılı “hassasiyetleri” ile tepki verecek olan İsveçlilere bu normal geliyor, ve işte canımı sıkan da tam bu oluyor.

Bu yüzden, bu kadar saadet beni korkutuyor, zira, illâ bir şeyler ters gidiyor bu kadar saadetin sonunda, en azından bazıları için.

Stockholm: This Much Happiness Scares Me

One of my favorite lines from those drama-filled Turkish movies is this: Türkan Şoray (or Filiz Akın, if you happen to be blonde, dear reader) has found love, everything is like a dream, yet from her trembling red lips, those words spill out:

“This much happiness scares me, Murat.”

And of course, something bad happens right after.

Is it normal that this comes to my mind while wandering around Stockholm? Are we Turks addicted to drama? Does happiness make us uneasy?

Speaking for myself; yes, I think it does a little.

Whenever I feel at peace, whenever I smile, I get the fear that something bad will happen (🎶 “wrapped in fears, the years to come”), and a sudden melancholy takes hold. (Ah Middle East, you’ve worn us out.)

In Stockholm everything is beautiful, everything is as it should be—the way adults treat children, the care they take when filling up recycling bins, the active role of people with disabilities in daily life, subway stations like art galleries, clean streets where people stroll with smiles, tap water that easily beats our priciest bottled brands, and countless other details that bring joy to everyday life… (I can’t list more, I’m starting to feel uneasy.)

But surely, there must be a problem somewhere, right?

The Bad Tourist comes to your rescue.

Yes, everything is fine—but is everything fine for everyone?

Is there no group here with troubles? Are we the only ones destined for suffering?

There is.

At the end of the 2000s, I wrote for Radikal newspaper about my two-month stay in Stockholm, sharing my interviews with immigrants living here.

Back when I wrote that piece in 2009, the racist Sverigedemokraterna party, founded in 1988, had not yet entered parliament (the electoral threshold in Sweden is 4%). But it looked like their vote share was visibly on the rise—and in the 2010 elections, they entered parliament with a shocking result… And then what happened? Their growth chart looks like this:

From then until today, the racist party has multiplied its votes fifteenfold.

Institutionalized racism cannot easily be torn out of a state or society’s fabric—it can take generations. (Sometimes things only get worse, sometimes they stagnate.) But the everyday discrimination visible to the eye can turn that dreamlike, fairy-tale beauty into a bitter, painful story for those who notice it.

Every Uber I got into, every cleaner I saw on the street, every waiter serving me… Without exception, immigrants. Black, Arab, Turkish, Indian.

I talked about these issues with a Swedish friend of mine who is an international relations expert. He says: “Most unqualified jobs are performed by migrants, as you also pointed out; but as I remember, that was also the case 15 years ago.”

“In Sweden, both left- and right-wing parties have now become much stricter on migration. Topics linked to immigration, such as organized crime or “honor culture,” are today at the center of politics in a way that would have been unthinkable 15 years ago. Society is polarized on this issue: a common opinion is, “I’m not against migrants in principle, but the country has taken too many and integration has failed.”

However, the rhetoric of the Sweden Democrats (SD) has become so harsh that it portrays even well-adapted migrants as a burden. Recently, an SD member of parliament suggested that the Minister of Culture, who has Iranian roots, was not fit to talk about Swedish culture on national television.

Although the welfare system is still strong, long waiting times in healthcare and inequalities in education are frequently mentioned complaints. Most unqualified jobs are still done by migrants, which is not very different from 15 years ago. He also adds that while many people around him say they feel more afraid of crime and gang violence, he has not experienced this personally.

The story of immigrants in Sweden is like a murmur of different languages blending into Stockholm’s calm canals; on one side families trying to hold onto a new life, on the other changing neighborhoods and the debates that follow. Even though the state offers social programs for integration, finding a job, learning Swedish, and carving out a place in society is tough. Especially in big cities, immigrants’ visibility is high, and this feeds polarization in politics—one side sees diversity as richness, while another sees it as a threat to security and identity. As a result, today’s Sweden feels like a multilayered story woven from both hope and tension.

When you look at daily life through this lens, something immediately stands out: the stark divide between those who serve and those who are served.

Taxi drivers, cleaners, service workers—almost without exception, immigrants. (Sounds familiar? What’s the equivalent for us?)

And what’s worse: in another part of the world (like Dubai, where most service workers are from South or East Asia), the same sight would provoke a reaction from Westerners with their “sensitivity”—yet here in Sweden, this feels normal. And that’s exactly what bothers me.

So yes, this much happiness scares me, because in the end, something always goes wrong with too much happiness—at least for some.

Yorum bırakın

Search